
Bazı filmler absürt olmak için özellikle uğraşır; garipliklerini bağırarak gösterir, seyirciyi güldürmek için sürekli bir şey yapar. D.I.S.C.O. ise tam tersini yapıyor. Absürtlüğü bir numara gibi sunmuyor, neredeyse fark ettirmeden, gündelik hayatın içinden süzülen bir hâl olarak kuruyor. Bu yüzden film güldürürken aynı anda tanıdık geliyor; çünkü anlattığı saçmalıklar bize hiç yabancı değil.
Hikâye kulağa oldukça basit bir yerden başlıyor: bir ajan, kısa bir tatil ve beklenmedik bir görev. Ama D.I.S.C.O. bu çerçeveyi ciddiyetle doldurmak yerine bilinçli olarak gevşetiyor. Olaylar ilerledikçe anlıyoruz ki film, “görevin kendisiyle” pek ilgilenmiyor. Asıl derdi, bu görevin nasıl olup da sürekli yanlış anlaşılmalarla, eksik bilgilerle ve tuhaf karşılaşmalarla dağıldığı. Bu dağılma hâli, filmin absürt hikâye dilinin temelini oluşturuyor.
Burada absürtlük, karakterlerin başına gelen şeylerin büyüklüğünden değil, verdikleri tepkilerin sıradanlığından doğuyor. Kimse kahraman gibi davranmıyor, kimse büyük cümleler kurmuyor. Herkes bir şekilde durumu kurtarmaya çalışıyor ama tam da bu “idare etme” çabası işleri daha da karıştırıyor. Film, bu hâliyle klasik ajan anlatılarını ters yüz ederken, bunu bağırarak değil, gülümseterek yapıyor. Bu yaklaşım, filmin genel ruhunu anlamak isteyenler için D.I.S.C.O.: Yerli Sinemada Aksiyonun Kahkahayla Yan Yana Oturduğu Film başlıklı amiral yazıda daha geniş bir çerçeveyle ele alınıyor.
Absürt hikâye dilinin en net kırılma anı, Kuaför Zafer karakterinin hikâyeye dahil olmasıyla yaşanıyor. Zafer, olaylara mantık getirmek için değil; tam tersine, mantığın ne kadar çabuk çözülebileceğini göstermek için var. Onun varlığıyla birlikte film şunu açıkça söylüyor: bu hikâyede her şey olabilir ve bunun için ekstra bir açıklamaya gerek yok. Seyirciye “inan” demiyor; zaten inanmış olduğumuzu varsayıyor.
Filmin dili, bu noktadan sonra daha da rahatlıyor. Sahne geçişleri bazen bilerek gevşek bırakılıyor, bağlantılar geç kuruluyor ya da hiç kurulmuyor. Ama bu bir eksiklik gibi hissettirmiyor. Aksine, anlatıya özgürlük katıyor. İzlerken “şimdi mantıklı bir yere bağlanacak” beklentisi oluşuyor ama film bu beklentiyi bilinçli olarak erteliyor. Bu tercih, D.I.S.C.O.’yu düzenli bir hikâye anlatısından çok, akış hâlinde ilerleyen bir deneyime dönüştürüyor.
Bu deneyimin çalışmasının en önemli sebeplerinden biri de oyuncuların bu absürt dili fazlasıyla doğal taşıması. Karakterler saçma durumların içinde dururken bile yapaylaşmıyor; her şey olması gerektiği kadar “normal” kalıyor. Oyunculukların bu hikâye diline nasıl hizmet ettiğini merak edenler için Giray Altınok & Kerem Özdoğan Etkisi: D.I.S.C.O. Oyunculukları Neyi Değiştiriyor? başlığı ayrı bir okuma alanı açıyor.
D.I.S.C.O.’nun absürtlüğü, yalnızca güldürmeyi hedefleyen bir tercih değil; aynı zamanda küçük bir kültürel ayna. Günlük hayatta büyük meselelerin ortasında konuşulan alakasız detaylar, yanlış anlaşılan cümleler, “şimdi sırası mı?” dedirten davranışlar… Film, bütün bunları büyütmeden ama görünür kılarak anlatıyor. Bu da hikâyeyi gerçeklikten koparmıyor; aksine, daha da yaklaştırıyor. Filmin bu yönü, onu yalnızca eğlenceli bir komedi olmaktan çıkarıp daha geniş bir yere oturtuyor. Bu noktada, anlatının kültürel karşılığını düşünmek isteyenler için Yeni Nesil Yerli Komedi-Aksiyon: D.I.S.C.O. Bize Ne Anlatıyor? sorusu kendiliğinden ortaya çıkıyor.
Sonunda şunu fark ediyorsun: D.I.S.C.O. absürt olmak için çabalamıyor. Hayatın zaten içinde olan o küçük gariplikleri görünür kılıyor. Belki de bu yüzden hikâye ne kadar dağınık görünürse görünsün kopmuyor. Çünkü o dağınıklığın içinde, tanıdık bir şey var.
Ve bazen bir hikâyenin çalışması için bu tanıdıklık fazlasıyla yetiyor.
sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
